7 Eylül 2016 Çarşamba

Kozmik Başlangıç

Teist – ateist görüşün doğruluğu tartışmalarında son tahlilde gelinen nokta, evrenin başlangıcındaki “ilk” sorunudur. Bu sorununun çözüm alternatifleri, zorunlu olarak “ezeliyeti”:

a) Evrenin kendisine
b) Maddeye
c) Hem maddeye hem de bilinçli bir varlığa, yani Tanrı’ya
d) Sadece Tanrı’ya atfetmeyle sonuçlanır. 

Zira bu seçeneklerden en az birisine geçmişte sonsuzluk özelliğini vermemek, insanı mantıksal çelişkiye düşürür. 

Şimdi işi basitleştirmek amacıyla, bu sonuçlara nasıl ulaşıldığını, Q ve P şahısları arasında geçen hayali bir diyalog yöntemiyle vermeye çalışalım.     


Diyalog:


Q: Evrenin bir başlangıcı var mıdır, yani evren ortaya çıkmış mıdır?

P: Sanki bir başlangıcı yokmuş gibi duruyor. 

Q: O halde bu, evrenin bizzat kendisi ezelidir demektir. Eskiden bu görüşe sahip kimselere rastlamak mümkündü. Ancak günümüzde bunun savunulması durumda, aksini iddia eden Big Bang Kuramı, Fiziğin Termodinamik Yasası ve Entropi Kanunu gibi pek çok modern bilimsel teorinin hatalı olduğunun kanıtlanması gerekmektedir.

P: Pek akıllıca bir iş değil sanki. Öyleyse evrenin bir başlangıcı vardır ve evren ortaya çıkmıştır diyelim.

Q: Peki ortaya çıkan her şeyin bir sebebi var mıdır?

P: Aksini görmedim ancak ortaya çıkan her şeyin mutlaka bir sebebinin olması gerekmeyebilir.

Q: Ortaya çıkan bir şeyin sebebinin olmaması, o şeyin ezeli olduğu anlamına gelir. Çünkü neden-sonuç ilişkisinin sonsuza gitmeyip bir yerde kesilmesi, kesilen noktaya ezeliyet atfedilmesini mantıksal bir zorunluluk haline getirir. Dolayısıyla “Evren ezeli değildir ve ortaya çıkmıştır, ancak bunun bir sebebi olması gerekmez” önermesi bir çelişkidir. 

P: Evet, ikna oldum. Mantık bunu gerektirir. Öyleyse ortaya çıkan her şeyin bir sebebi vardır ve evren de ortaya çıkmıştır.

Q: O halde evrenin sebebi nedir?

P: Hiçliktir, neden olmasın ki? Evren bir hiçlikten, yokluktan kendiliğinden meydana gelmiştir.

Q: Peki hiçlik nasıl formülize edilir? Hiçlik dediğimiz şey, hiçbir şeye sahip olmadığı halde bir potansiyeli barındıran bir durum mudur, yoksa hiçbir şeyin hiçbir potansiyeli barındırmadığı bir durum mudur?

P: Hiçbir şeye sahip olmadığı halde bir potansiyeli içinde barındıran bir durum olabilir pekala? Evren de muhtemelen o potansiyelden ortaya çıkmıştır.

Q: Bir şeyin bir potansiyel taşıması, o şeyin hiçlik olduğu tezine terstir. Çünkü içinde potansiyel de olsa bir “şey” barındıran bir şeyin kendisinin bir “şey” olmaması düşünülemez. 

P: Bu da doğru. Öyleyse hiçlik, hiçbir şeyin hiçbir potansiyel barındırmadığı bir durumdur.

Q: Hiçlikten ancak hiçlik gelir. Bir potansiyele dahi sahip olamayan mutlak yokluk ancak yokluk çıkarır, çünkü kendisi varlık ortaya koyacak bir özellik taşımamaktadır. Daha doğrusu onun hiçbir özelliği yoktur çünkü kendisi var olmayan bir şeyin bir niteliğinden veya kapasitesinden bahsedebilmek mümkün değildir.  

P: Anladım. Öyleyse evrenin sebebi maddedir ve madde ezelidir.

Q: Peki maddedeki değişimin ve evrenin bugünkü haline gelmesinin kaynağı nedir? Değişimi maddenin kendisi mi yapmıştır yoksa madde dışında ona etki eden bir güç mü vardır?

P: Emin değilim. Belki de maddenin dışında bulunan ve ona etki eden bir kuvvet değişime neden olmuştur ve olmaktadır.

Q: O halde bu kuvvet bilinçli bir akıldan, yani Tanrı’dan başka bir şey olamaz ve bu aklın da maddeyle birlikte ezeli olması zorunlu hale gelir. Dolayısıyla bundan bilinçli akıl da, madde de ezelidir sonucuna varıyoruz. Maddeye oluşu, hareketi kazandıran da Tanrı’nın kendisidir. Tarih boyunca Aristoteles, Farabî, İbni Sîna ve İbni Rüşd gibi filozoflar bunu savunmuşlardır.

P: Peki maddenin dışında bulunan ve ona etki eden bir kuvvet yoktur dersek. Ya madde değişimi kendi içinde barındırmaktaysa?

Q: O halde ezeli olan şey, kendi içerisinde değişim potansiyelini barındıran maddenin sadece kendisidir. Materyalist felsefenin ana hareket noktası budur.   

P: Peki güncel bir savdan bahsedelim. Evrenin sebebi, “hiçbir şey” olduğu iddia edilen bir “kuantum vakumu” olabilir mi?

Q: Kuantum vakumu her türlü olayın potansiyeline sahip, parçacık üreten ve fizik kanunlarına bağlı bir enerji alanıdır. Felsefi anlamda hiçbir şeyin potansiyelinin olmadığı mutlak bir hiçlik değildir. Bu enerji çorbasının “Kuantum vakumu” diye teknik bir ismi bile vardır. Bu durumda karşımıza “kuantum vakumunun sebebi nedir?” diye bir soru çıkar.

P: Peki kuantum vakumunun da bir sebebi vardır dersek?

Q: O halde “evrenin sebebi nedir” sorusu bir üst kademeye taşınmış olur. “Kuantum vakumunun sebebinin sebebi nedir?” diye bir soru karşımıza çıkar ve bu üst kademeye taşıma işi sonsuza dek sürer gider. Ta ki bir noktada ezelilik atfedilmeden bu sorunun cevabı verilemez. 

P: Peki ya kuantum vakumunun bir sebebi yoktur denilirse?

Q: O halde bu, kuantum vakumu ezelidir demektir. Enerji de maddenin bir türü olduğuna göre, bunun zorunlu sonucu “madde ezelidir” tezinden farklı bir şey değildir.

P: Doğru. Peki evrenin sebebi, bilinçli bir aklın onu yoktan var etmesidir, yani Tanrı’nın kendisidir de diyebiliriz.

Q: Bu, klasik anlamdaki teizmin tezidir: Tek ezeli olan, Tanrı’nın bizzat kendisidir.

P: Peki Tanrı’nın sebebi nedir diye bir soru karşımıza çıkamaz mı?

Q: Tanrı’nın sebebinin ne olduğu sorusu, Tanrı’nın sebebinin sebebinin ne olduğu sorusuna yol açacağı için sonsuza dek giden bir zincir oluşturur. Dolayısıyla bu zincirdeki bir noktaya ezelilik atfetmek zorunlu hale gelir. Teizmin bu ezeliliği atfettiği nokta Tanrı’nın kendisidir zaten. Diğer bir deyişle Tanrı'nın kendisi ezeli olduğu için durak noktasıdır. Bu nedenle böyle bir soru mantık dışıdır.

P: Öyleyse son bir soru. Çoklu evrenler teorisini veya sürekli daralıp genişleyen bir evren olduğu hipotezini doğru kabul edersek, bu durumda meseleyi nereye koymamız gerekir? 

Q: Çoklu evrenler teorisi, çok sayıda evren yaratan bir mekanizmanın varlığını gerektirir ve “Bu mekanizmanın sebebi nedir?” sorusuyla mesele sadece bir kademe yukarı taşınmış olur. Öte yandan evrenin sürekli genişleyip daralması gibi bir döngü de olayı bir başlangıçtan kurtaramaz. Sonuç olarak bunların tartışma üzerine bir etkisi olmaz.
   

15 Ağustos 2016 Pazartesi

Entropi Yasası ve Başlangıcın Zorunluluğu

Fiziğin en temel kanunlarından birisi olan Termodinamik’in İkinci Yasası (Entropi Yasası), izole (dışarıdan bir müdahale almayan) sistemlerde entropinin (düzensizliğin) her zaman artacağını söylemektedir. Diğer bir deyişle belli bölümleri iş yapılabilir, yüksek yoğunlukta enerji kaynakları içeren kapalı bir sistem, zamanla iş yapma yeteneği olmayan düşük yoğunluklu ve eşit dağılımlı bir enerji sistemi haline dönüşecek ve sistemin bütünü bir ısı ölümü yaşayacaktır.

Bunu basite indirgeyelim:

Sıcak bir yaz günü ve eşiniz ocakta yemek pişirirken siz de sıcaktan bunalmış bir halde soğuk su peşindesiniz. Elinizdeki pet şişeyi çarçabuk soğuması buzluğa koyuyorsunuz. Bir süre sonra yemek pişiyor ve eşiniz soğuması için tencereyi ocaktan alıyor. Siz de buzluktan çıkardığınız suyla susuzluğunuzu gideriyor, ardından pet şişeyi tezgahın üzerine bırakıyorsunuz. Yemek yiyor, sonra televizyon izliyor ve nihayet yatmak için saatler sonra kalkıyorsunuz. Mutfağa ışıkları kapatmaya gittiğinizde yemek tenceresinin ve pet şişenin dışarıda kalmış olduğunu fark ediyorsunuz. Ne tencere ilk anki kadar sıcak, ne de su bıraktığınız gibi soğuk. Artık her ikisi de odayla aynı sıcaklığa gelmiş durumda. 

Bu kaba örnekte mutfağı kapalı bir sistem olarak varsayalım. Başlangıçta ısının (ve dolayısıyla enerjinin) belli noktalarda yoğunlaştığı “düşük entropili” bir sistem varken, zaman geçtikçe ısı tüm sistemin içine eşit olarak yayılmış, böylece yüksek entropili bir ortam oluşmuştur. Başka bir ifadeyle, bir noktada toplanan düzenli ısı molekülleri odanın her tarafına düzensiz olarak dağılmış durumdadır. Artık dışarıdan bir müdahale olmadan (mesela dışarıdaki borulardan akan doğalgazın enerjisini kullanarak ocağın tekrar yakılması) entropiyi azaltmak ve yoğun enerji kaynakları oluşturmak mümkün değildir. Ocağı yakıp tencereyi tekrar ısıtarak odadaki entropiyi düşürebiliriz, ancak bunun maliyeti doğalgazı tüketmek ve dışarıdaki entropiyi artırmak olacaktır. Neticede her zaman için bozulan düzen, kazanılan düzenden daha fazladır ve entropi sürekli olarak artacaktır. 

Varlık aleminde bildiğimiz en büyük sistem, içinde yaşamakta olduğumuz evrendir. Ne kadar geniş olursa olsun, bizim evrenimiz de izole (kapalı) bir sistemdir ve başka bir sistemden enerji almamaktadır. Yani verdiğimiz örnekte mutfağı evrenimiz kabul edersek, evrenimize ekstra enerji sağlayacak doğalgaz boruları veya başka bir mekanizma söz konusu değildir. Bu nedenle evrenimiz de kaçınılmaz olarak yüksek entropiye mahkumdur. Dolayısıyla evrende bulunan ısı kaynakları olan yüksek yoğunluklu gaz ve toz bulutları, yıldızlar ve tüm sıcak cisimler kaçınılmaz olarak (tıpkı kaynayan tencere gibi) bir süre sonra sıcaklıklarını tüm evrene yayıp enerjilerini tüketecek, böylece bir termodinamik denge (ısı ölümü) yaşanacaktır. Milyarlarca yıl sonra yaşanacak bu süreç eninde sonunda evrenimizin sonunu getirecektir. 

1850’li yıllarda ortaya konan Entropi Yasası neticesinde evrenin sonunun geleceğinin bilimsel olarak ispatlanması, felsefede derin etkiler bırakmıştır. Bertrand Russel’ın şu sözlerine kulak verelim: 

"Çağlarca sarf edilmiş tüm emekler, tüm özveriler, tüm parlak fikirler, insanoğlunun tüm parlak dehası, Güneş sisteminin ölümüyle yok olmaya mahkum ve insanoğlunun başarılarının hepsinin evrenin yıkıntıları içine gömülmesi kaçınılmaz. Bütün bunlar, tamamen tartışılmaz olmasa bile, o kadar kesin gözükmektedir ki, bunları inkar eden hiç bir felsefe ayakta kalmayı ümit etmemelidir. Ancak bu gerçekler çerçevesinde, ancak katı bir ümitsizliğin sarsılmaz temelleri üzerinde, ruhun bundan sonraki yuvası emniyetle oluşturulabilir."

1948 yılında katıldığı bir radyo programında “İşte evren karşımızda duruyor ve hepsi bu!” diyerek evrenin ezelden beridir var olduğunu savunan ateist filozof Russell’in, evrenin sonunun geleceğine dair yaşadığı hayal kırıklığını anlayabilmek mümkündür. Çünkü insan her ne kadar bir yaratıcıya inanmasa da eserleriyle, birikimleriyle, fikirleriyle ve geride bıraktıklarıyla ölümsüzleşme arzusu taşıyabilen bir canlıdır.   

Ne var ki burada gözden kaçan nokta, termodinamik dengeyle sonunun geleceği ispatlanan evrenin sonsuzdan beri var olmasının da mümkün olmadığı ve Bertrand Russell’in çelişkiye düşmüş olduğu gerçeğidir. Diğer bir deyişle zamanda sonu olan bir varlığın, benzer şekilde zamanda başlangıcının olması mantıksal bir zorunluluktur.

Şöyle ki; eğer evren termodinamik denge sonucu (milyarlarca yıl sonra gerçekleşecek olsa bile) bir ölüm yaşayacaksa ve eğer sonsuzdan beri var olmaktaysa, o halde şimdiye kadar çoktan bu ölümü yaşamalıydı. Zira sonsuz bir geçmişten söz etmekteyiz. Eğer şu andan değil de, milyarlarca yıl önceden bahsetseydik bile bu durum değişmezdi çünkü geçmişteki bir sonsuzluk zamanla sınırlı olamaz. Hangi anlık zamandan bahsedersek bahsedelim, o ana gelinceye kadar tüm yıldızlar sönmüş, tüm ısı evrene dağılmış ve evren soğuk, karanlık bir ölüm sessizliğine bürünmüş olmalıdır. Bundan hiçbir şekilde kaçış mümkün değildir.    

Dolayısıyla Entropi Yasası bize evrenin sadece bir sonu olduğunu değil, bir başlangıcının da olması gerektiğini dolaylı olarak ispat etmektedir ve bu da teist paradigmanın binlerce yıllık bir iddiası olan “zamanda başlangıcı ve sonu belli olan bir evren anlayışı”nı doğrulayan bilimsel bulguların bir başka örneğidir.  

3 Ağustos 2016 Çarşamba

Özgür İrade, Allah ve Zaman

İslamiyette Allah’ın ezelden beri geleceği her türlü ayrıntısıyla bilmekte olduğu görüşü, özgür iradenin varlığı konusunda pek çok tartışmalara yol açmıştır. Zira bireylerin bu dünyadaki sınanmalarının sonucu da (akıbet) gelecek kavramı içerisindedir.  

Şu şekilde bir argüman ortaya konabilir:

1-  Allah, gerçekleşecek her olayı ezelden beri bilmektedir.
2-  İnsanın akıbeti gerçekleşecek bir olaydır.
Zorunlu Sonuç: Allah insanın akıbetini ezelden beri bilmektedir. 

Bu argümandan hareketle insanın özgür iradesinin olamayacağını savunan bakışın temel varsayımı şu şekildedir:

Eğer Allah herkesin akıbetinin ne olacağını bilmekteyse, kimin cennete kimin cehenneme gideceği Allah katında şimdiden belli ve kesindir. Dolayısıyla insan ne yaparsa yapsın, nasıl yaşarsa yaşasın bu kesin bilgiyi değiştirme olanağına sahip değildir. Örneğin cehenneme gideceği şimdiden belli olan bir insan, hayatı boyunca erdemli bir hayat yaşasa bile bu kötü sondan kurtulamayacaktır. Çünkü yaptıklarıyla akıbetini değiştirmesi, Allah’ın ezeli bilgisinin yanlış olduğu anlamına gelecektir ki bu da Allah’ın “her şeyi bilen” sıfatına ters düşecektir.

Özetle insanın kaderi zaten en başından beri Allah tarafından çizilmiştir ve insan sadece onu takip eden bir oyuncu konumundadır. O halde insan sırf kendine biçilmiş rolü harfi harfine takip etmektedir ve özgür bir iradesi olduğundan söz edebilmek mümkün değildir.  

Oysa biliyoruz ki İslam’ın temel (hatta tek) kaynağı olan Kur’an’da defalarca özgür iradeye vurgu yapılmaktadır. İnsanın kendi iradesiyle akıbetini değiştirme olanağına sahip olduğundan ve Allah’ın kimseye haksızlık yapmayacağından sürekli bahsedilmektedir. Ama aynı zamanda Allah’ın her şeyi bildiği ve mutlak bilgi sahibi olduğu da söylenmektedir.

Peki burada bir çelişki söz konusu mudur? Müslümanlar Allah’ın insanın akıbetini bildiğine inanmakla birlikte, insanın kendi davranışlarına bizzat kendisinin yön verdiğini ve akıbetinin kendi fiilleri sonucu olduğunu kabul ederek çelişkiye mi düşmüşlerdir?

Aslında tüm bu kafa karışıklığı, Einstein’in Genel İzafiyet Teorisi ile göreceli olduğunu ispat ettiği “zaman” kavramının insan sezgisindeki rolünden kaynaklanmaktadır.

İnsan beyni, olayları sebep-sonuç ilişkisine göre algılamaktadır. Bir sebep bir sonucun öncülüdür. Sebep, sonuçtan önce gelmek mecburiyetindedir. Zaman da tek yönlü olarak ve geleceğe doğru akmaktadır. 

Bu kabuller altında şu kritik soru insan zihnini meşgul etmeye başlar:
“Allah bizim ne yapacağımızı bildiği için mi biz o fiilleri yapıyoruz, yoksa biz onları yapacağımız için mi Allah onları biliyor?”

Buna İslamiyet’te kabul edildiği şekilde “Biz o fiilleri yapacağımız için Allah onları biliyor” demek, zamanda “sebep-sonuç ilişkisine” aykırı bir durum teşkil eder. “Biz onları yapacağımız için” (gelecekteki bir olay) “sebep” olmaktayken, “Allah onları biliyor” (geçmişteki bir olay) “sonuca” dönüşmektedir. Yani geçmişin sebebi gelecekteki bir olay olmaktadır ve zamanda bir yer değiştirme söz konusudur. 

İnsan sezgileri doğal olarak bu yer değiştirmeyi kabul etmekte zorlanmaktadır. Ama unutmayalım ki sezgilerimiz yaşadığımız ortama göre şekillenmektedir ve bazı durumlarda bize doğru sonuç vermezler. Kuantum mekaniği buna tipik bir örnektir. Bilim bize atom altı bir parçacığın, mesela elektronun belli bir zamanda birden fazla yerde bulunabileceğini söylemesine karşın sezgilerimiz buna karşı çıkmakta, bize bir parçacığın aynı anda farklı yerlerde olması olanaksızlığından söz etmektedir. 

Ne var ki sezgilerimiz makro dünyada yaşamamız nedeniyle o dünyanın fizik kurallarına göre şekillenmiştir. Oysa mikro dünyadaki gerçeklik tamamen farklıdır. Belki de mikro dünyada yaşayan hayali canlılar olsaydık, makro dünyadaki belirlilik (determinizm) bize saçma gelecekti. Bundan çıkarılacak sonuç, sezgilerimizin her ortamda bizi doğru çıkarımlara ulaştıramayabilecek oluşlarıdır.

Konuya geri dönecek olursak, sebep-sonuç ilişkisinin zamanda yer değiştirmesi ilk bakışta bir paradoks gibi görünse de, zamanı biraz esnettiğimiz takdirde bu paradokstan kurtulmamız mümkün olabilecektir.

Mesela geçmişe yolculuk yapmak mümkün olsun  (ki fizik kurallarına göre bunun mümkün olması ihtimal dahilindedir) ve şöyle bir senaryo yazdığımızı varsayalım: Şu anda bir elma yemeye karar verdik ve masamızdaki elmadan bir ısırık aldık. Bunu da videoya çektik. Sonra bir zaman makinasına atlayıp yüz yıl geriye gittik ve bu görüntüyü bir başkasına izlettirdik. Dolayısıyla o kişi, benim bu elmayı ısıracağımı yüz yıl öncesinden biliyor hale geldi. Peki böyle bir durumda, “Bu kişi elmayı ısıracağımızı bildiği için biz o elmayı özgür irademizle ısırmadık, özgür irademiz elden gitti” gibi bir yargıya varabilir miyiz? Elbette varamayız. Oysa burada da gelecekteki bir olay (elmanın ısırılması) sebep, geçmişteki bir olay da (elmanın ısırıldığının bilinmesi) sonuç olmaktadır. Ancak bu durumda hiçbir çelişki görünmemektedir.

Demek ki Allah’ın gelecekteki olaylar dahil her şeyi bildiği ve bu gerçekliğin insanın özgür iradesinin yokluğuyla ilgili olmadığını görebilmek için tek yapmamız gereken, “zaman” kavramının tek yönlü işleyişini, hatta kavramın kendisini işin içinden çıkarmaktır.  

Uzay (mekan) ve zaman (ki fizik terminolojisinde “uzay-zaman” olarak ifade edilir), bilimsel olarak birbirinden ayrı düşünülmesi mümkün olmayan iki kavramdır. Ne uzayın olmadığı yerde zamandan, ne de zamanın olmadığı yerde uzaydan bahsedilebilir. 13.7 milyar yıl önce Big Bang ile uzayın ortaya çıktığını düşünürsek, zamanın da 13.7 milyarı yıl önce yaratıldığını kabul etmek zorundayız. Bu zamandan önce “zaman” diye bir şey yoktur. Bu bağlamda “Evrenin başlangıcından önce ne vardı?” sorusu, Stephen Hawking’in tabiriyle “Güney kutbunun güneyinde ne vardır?” gibi mantık dışı bir sorudur.

Eğer Allah uzay ve zamanı yaratmışsa ve yaratılıştan önce “uzay-zaman” söz konusu değilse, Allah’ı uzay ve zaman dışı kabul etmek basit mantığın bir gereğidir. Dolayısıyla Allah için “zaman” diye bir kavram söz konusu değildir. Allah için zaman söz konusu değilse, “önce ve sonra” da söz konusu değildir. 

Kaba bir örnek vermek gerekirse, tüm zamanı anlara böldüğümüzü ve her birinin bir film karesi gibi fotoğrafını çektiğimizi varsayalım. Bu anlar bizim için sırayla geçmektedir çünkü biz zaman boyutunun içerisinde yaşamaktayız. Ancak Allah için zaman boyutu söz konusu değildir ve tüm fotoğraflar aynı anda O’nun önündedir. Dolayısıyla O’nun için ne “önce” vardır, ne de “sonra”. Geçmiş ve gelecek hep aynı andır ve bilgisi zamanla sınırlı değildir; hem ezeli hem de ebedidir.

Belki bu şekilde bir tasavvur, Allah’ın her şeyi bilmesiyle insanın özgür iradesinin sekteye uğramadığını, aksine tüm fiillerin öyle gerçekleştikleri için zamandan bağımsız olarak Allah’ın bilgisi dahilinde olduğunu daha iyi kavramamıza yardımcı olabilir.  

13 Temmuz 2016 Çarşamba

Hudus Delili

İslam kelam biliminde Kindî ve Gazalî’nin ortaya koyduğu Hudus Delili, tanrının varlığını ispat etmeye yönelik en ünlü kozmolojik argümanlardan bir tanesidir. Bu argüman çok uzun bir süre unutulduktan sonra, ABD’li teolog William Lane Craig tarafından 1979 yılında “Kelam Kozmolojik Argümanı” adlı doktora çalışmasında daha sofistike bir hale getirilerek ele alınmıştır. Argüman günümüzde de halen sıcak bir tartışma konusudur.

Argümanı incelemeden önce, felsefi bir argümanın doğru kabul edilebilmesi için gerekli olan iki şartı hatırlayalım:

1) Argüman “geçerli” olmalıdır. Yani öncüllerden hareketle zorunlu olarak sonuca ulaşılmalıdır. Bu, mantıksal bir gerekliliktir (Örnek: X=Y ve Y=Z ise, X=Z olmak zorundadır).

2) Argüman “başarılı” olmalıdır. Yani öncüllerin doğru olma ihtimalleri, yanlış olma ihtimallerinden fazla olmalıdır. Yoksa yanlış öncüllere bağlı argüman yanlış sonuç verecektir. 

Bir argümanda öncüllerinin mutlak doğru olması beklenmez çünkü “mutlak doğru” kavramının kendisi bir tartışma konusudur. Örneğin dış dünyanın gerçekliği hakkında bile itirazlar öne sürülebilir. “Yaşadıklarımız gerçektir” önermesine karşı çıkan bir skeptik (şüpheci), insanların rüyada olduklarını veya duyu organlarında problemler bulunduğunu, bu şekilde yanlış algılamalara maruz kaldıklarını iddia edebilir. Ya da insanların beyinlerinde elektrotlar takılmış bir halde bir cam fanusta yaşıyor olabileceklerini ve bir dış dünya varmış gibi onlara imgeler verildiğini ileri sürebilir. 

Bu garip itirazlar katrilyonda bir olasılığa dahi denk gelse, bir yargıyı “mutlak doğru” olmaktan çıkarabilir. Dolayısıyla bir argümanın öncüllerin mutlak doğruluğu değil, doğru olmasının daha makul görünmesi, argümanın başarılı kabul edilmesine yetecektir. 

İncelediğimiz Hudus Delili’nin kabaca iki öncülü ve bunlardan çıkan zorunlu bir sonucu vardır:

Öncül 1: Ortaya çıkan her şeyin bir nedeni vardır

Öncül 2: Evren ortaya çıkmıştır

Sonuç: O halde evrenin bir nedeni vardır

(Daha sonra bu nedenin Tanrı olduğunun ortaya konulması için farklı alt argümanlar da ileri sürülür).

Görüldüğü kadarıyla Hudus Delili, birinci maddede bahsettiğimiz “geçerlilik” koşulunu tartışmasız bir biçimde karşılamaktadır. Zira ortaya çıkan her şeyin bir nedeni varsa ve evren de bu “ortaya çıkanlar” kümesine dahil ise, evrenin bir nedeni olması gerekliliği mantıksal bir zorunluluktur. 

Peki Hudus Delili, ikinci maddedeki “başarılı olma” koşulunu yerine getirebilmekte midir? 

Bunun için her iki öncülü bu koşul bağlamında incelemeye alalım:

Ortaya çıkan her şeyin bir nedeni vardır: 

 “Ortaya çıkan her şeyin bir nedeni olduğu” yargısı gözlemlerimizden kaynaklanmaktadır. Bugüne kadar bir şeylerin nedensiz ortaya çıktığını gözlemlemiş değiliz. Diğer bir deyişle, mutlak yokluğun bir şeyler ürettiğine tanık olmadık. Nitekim antik çağlardan bu yana felsefenin en temel ilkelerinden birisi “Yokluktan yokluk gelir” kabulüdür (Ex Nihilo Nihil Fit). 

Tümevarımsal bir disiplin olan bilim de deneyler yoluyla bize aynı şeyi söylemekte ve doğadaki olguların nedenlerini başarılı bir şekilde bize açıklamaktadır. Elbette evrendeki tüm cisimleri teker teker araştırma imkanı yoktur ancak insanlık tarihindeki yüz milyonlarca gözlem, bu yargının bir istisnası olmadığını bize söylemektedir. 

Dolayısıyla “ortaya çıkan her şeyin bir nedeni olduğu” yargısının doğru olma ihtimali, yanlış olma ihtimalinden daha fazladır diyebiliyoruz. 

Evren ortaya çıkmıştır:

İster materyalist ister idealist olsunlar ne antik çağ Yunan filozofları (Platon istisna olabilir) ne de Farabi, İbn-i Rüşd ve İbn-i Sina gibi isimler (Tanrı’ya kesin bir inanç beslemelerine rağmen) evrenin sonradan meydana geldiği düşüncesinde değillerdi. Bu bağlamda idealizm evreni Tanrı ile birlikte ve onun emrinde ezeli kabul ederken, materyalizm tanrısız bir evrene ezelilik atfetmekteydi. 

Böyle bir ortamda Kindî ve Gazali, Hudus Delili’nin evrenin başlangıcı olduğu önermesini iki felsefi yargıyla savunmuşlardır:

a) Gerçek (bilfiil) sonsuz diye bir kavram yoktur:

Bütün sonsuzlar, potansiyel (bilkuvve) sonsuzdan ibarettir. Potansiyel sonsuz (∞), bir sınır olarak sonsuza ilerleyen ancak hiçbir zaman sonsuza varamayan bir toplamdır. 

Nitekim sonsuz kavramı kendi içinde birçok paradoksu barındırır. Örneğin doğal sayılar kümesi de sonsuzdur, çift sayılar kümesi de. Ancak mantıken çift sayıların iki katı kadar doğal sayı bulunmalıdır. Peki bir sonsuz nasıl olur da kendisinin iki katı olan bir sonsuz gibi “sonsuz” olabilir. 

Peki ya doğal sayılar kümesinin içinden tek sayıları çıkarmaya kalkarsak? Sonsuz sayıda bir miktar bu kümenin içinden çıkmıştır ancak halen kümede sonsuz sayıda miktar vardır.

Çoğaltabileceğimiz bu tür tuhaflıklar (modern zamanlarda Alman matematikçi David Hilbert’in ortaya attığı ünlü “Hilbert Oteli Paradoksu” gibi) bize gerçek sayıda sonsuz şeyin var olmasının imkansızlığını göstermektedir. Olayların geriye dönük zaman yığılımı da bir gerçeklik olduğuna ve gerçek (bilfiil) sonsuzluk var olmadığına göre, olayların (ve dolayısıyla evrenin) mutlaka bir başlangıcı olmalıdır.

b) Ardışık ve eklemeli hiçbir sistem sonsuza ulaşamaz:


Ardışık hiçbir sistem sonsuza ulaşamaz, çünkü her zaman üzerine eklemeler yapılabilir. Örneğin üst üste tuğlalar dizilerek sonsuza ulaşmak olası değildir, böyle bir diziye her zaman yeni tuğlalar eklenebilir. 

Bu gerçeklik bir başlangıçtan ileriye dönük seriler için geçerli olduğu gibi, geriye doğru adımlanan seriler için de söz konusudur. Yani eklemeli sistemlerde sonsuza ulaşmak ne pozitif ne de negatif değerler için mümkündür. Öyleyse negatif sonsuzdan başlayıp ileriye doğru yahut pozitif sonsuzdan başlayıp geriye doğru bir gerçek dizi oluşturmak da mantıken mümkün değildir. Çünkü sonsuz diyebileceğimiz belirli bir değer yoktur ve karşımıza hep “niçin daha önce saymaya başlamadık” sorusu çıkar. 

Geçmiş olaylar dizisi de eklemeli bir sistem olduğuna göre, geçmiş olaylar için bir sonsuza ulaşmak olası değildir. Örneğin bir insanın hayatta olması için doğması, doğması için anne ve babasının doğmuş olması ... vs gerekir ve bu ardışık sistemin bir nihai durak noktası (evrenin ortaya çıkışı) olmak zorundadır.

Tüm bunların ötesinde, yirminci yüzyılda ortaya konan Büyük Patlama Kuramı (Big Bang) ve kapalı sistemlerde nihai denge durumunun fiziksel bir zorunluluk olduğunu belirten Termodinamik Yasası yoluyla evrenin başlangıcı olması gerektiği çok sağlam bir biçimde teorize edilmiştir. Dolayısıyla A ve B’de belirtilen iki felsefi argüman ve bunları doğrulayan iki bilimsel teori, “Evren ortaya çıkmıştır” önermesinin doğru olma ihtimalini yanlış olma ihtimalinden hayli fazla hale getirdiği için, Hudus Delili “Evrenin bir nedeni olduğu” zorunlu sonucuna bizleri ulaştırmaktadır diyebiliyoruz.

Sonuç olarak, evrenin bir nedeni olması gerektiği açık bir gerçeklik olarak karşımızda durmaktadır. Böyle muazzam bir yapının nedeninin ne olduğu sorusu ise fizikten öte felsefenin uğraş alanıdır ve bu alanda kişisel inançlar en önemli faktör gibi durmaktadır.