3 Ağustos 2016 Çarşamba

Özgür İrade, Allah ve Zaman

İslamiyette Allah’ın ezelden beri geleceği her türlü ayrıntısıyla bilmekte olduğu görüşü, özgür iradenin varlığı konusunda pek çok tartışmalara yol açmıştır. Zira bireylerin bu dünyadaki sınanmalarının sonucu da (akıbet) gelecek kavramı içerisindedir.  

Şu şekilde bir argüman ortaya konabilir:

1-  Allah, gerçekleşecek her olayı ezelden beri bilmektedir.
2-  İnsanın akıbeti gerçekleşecek bir olaydır.
Zorunlu Sonuç: Allah insanın akıbetini ezelden beri bilmektedir. 

Bu argümandan hareketle insanın özgür iradesinin olamayacağını savunan bakışın temel varsayımı şu şekildedir:

Eğer Allah herkesin akıbetinin ne olacağını bilmekteyse, kimin cennete kimin cehenneme gideceği Allah katında şimdiden belli ve kesindir. Dolayısıyla insan ne yaparsa yapsın, nasıl yaşarsa yaşasın bu kesin bilgiyi değiştirme olanağına sahip değildir. Örneğin cehenneme gideceği şimdiden belli olan bir insan, hayatı boyunca erdemli bir hayat yaşasa bile bu kötü sondan kurtulamayacaktır. Çünkü yaptıklarıyla akıbetini değiştirmesi, Allah’ın ezeli bilgisinin yanlış olduğu anlamına gelecektir ki bu da Allah’ın “her şeyi bilen” sıfatına ters düşecektir.

Özetle insanın kaderi zaten en başından beri Allah tarafından çizilmiştir ve insan sadece onu takip eden bir oyuncu konumundadır. O halde insan sırf kendine biçilmiş rolü harfi harfine takip etmektedir ve özgür bir iradesi olduğundan söz edebilmek mümkün değildir.  

Oysa biliyoruz ki İslam’ın temel (hatta tek) kaynağı olan Kur’an’da defalarca özgür iradeye vurgu yapılmaktadır. İnsanın kendi iradesiyle akıbetini değiştirme olanağına sahip olduğundan ve Allah’ın kimseye haksızlık yapmayacağından sürekli bahsedilmektedir. Ama aynı zamanda Allah’ın her şeyi bildiği ve mutlak bilgi sahibi olduğu da söylenmektedir.

Peki burada bir çelişki söz konusu mudur? Müslümanlar Allah’ın insanın akıbetini bildiğine inanmakla birlikte, insanın kendi davranışlarına bizzat kendisinin yön verdiğini ve akıbetinin kendi fiilleri sonucu olduğunu kabul ederek çelişkiye mi düşmüşlerdir?

Aslında tüm bu kafa karışıklığı, Einstein’in Genel İzafiyet Teorisi ile göreceli olduğunu ispat ettiği “zaman” kavramının insan sezgisindeki rolünden kaynaklanmaktadır.

İnsan beyni, olayları sebep-sonuç ilişkisine göre algılamaktadır. Bir sebep bir sonucun öncülüdür. Sebep, sonuçtan önce gelmek mecburiyetindedir. Zaman da tek yönlü olarak ve geleceğe doğru akmaktadır. 

Bu kabuller altında şu kritik soru insan zihnini meşgul etmeye başlar:
“Allah bizim ne yapacağımızı bildiği için mi biz o fiilleri yapıyoruz, yoksa biz onları yapacağımız için mi Allah onları biliyor?”

Buna İslamiyet’te kabul edildiği şekilde “Biz o fiilleri yapacağımız için Allah onları biliyor” demek, zamanda “sebep-sonuç ilişkisine” aykırı bir durum teşkil eder. “Biz onları yapacağımız için” (gelecekteki bir olay) “sebep” olmaktayken, “Allah onları biliyor” (geçmişteki bir olay) “sonuca” dönüşmektedir. Yani geçmişin sebebi gelecekteki bir olay olmaktadır ve zamanda bir yer değiştirme söz konusudur. 

İnsan sezgileri doğal olarak bu yer değiştirmeyi kabul etmekte zorlanmaktadır. Ama unutmayalım ki sezgilerimiz yaşadığımız ortama göre şekillenmektedir ve bazı durumlarda bize doğru sonuç vermezler. Kuantum mekaniği buna tipik bir örnektir. Bilim bize atom altı bir parçacığın, mesela elektronun belli bir zamanda birden fazla yerde bulunabileceğini söylemesine karşın sezgilerimiz buna karşı çıkmakta, bize bir parçacığın aynı anda farklı yerlerde olması olanaksızlığından söz etmektedir. 

Ne var ki sezgilerimiz makro dünyada yaşamamız nedeniyle o dünyanın fizik kurallarına göre şekillenmiştir. Oysa mikro dünyadaki gerçeklik tamamen farklıdır. Belki de mikro dünyada yaşayan hayali canlılar olsaydık, makro dünyadaki belirlilik (determinizm) bize saçma gelecekti. Bundan çıkarılacak sonuç, sezgilerimizin her ortamda bizi doğru çıkarımlara ulaştıramayabilecek oluşlarıdır.

Konuya geri dönecek olursak, sebep-sonuç ilişkisinin zamanda yer değiştirmesi ilk bakışta bir paradoks gibi görünse de, zamanı biraz esnettiğimiz takdirde bu paradokstan kurtulmamız mümkün olabilecektir.

Mesela geçmişe yolculuk yapmak mümkün olsun  (ki fizik kurallarına göre bunun mümkün olması ihtimal dahilindedir) ve şöyle bir senaryo yazdığımızı varsayalım: Şu anda bir elma yemeye karar verdik ve masamızdaki elmadan bir ısırık aldık. Bunu da videoya çektik. Sonra bir zaman makinasına atlayıp yüz yıl geriye gittik ve bu görüntüyü bir başkasına izlettirdik. Dolayısıyla o kişi, benim bu elmayı ısıracağımı yüz yıl öncesinden biliyor hale geldi. Peki böyle bir durumda, “Bu kişi elmayı ısıracağımızı bildiği için biz o elmayı özgür irademizle ısırmadık, özgür irademiz elden gitti” gibi bir yargıya varabilir miyiz? Elbette varamayız. Oysa burada da gelecekteki bir olay (elmanın ısırılması) sebep, geçmişteki bir olay da (elmanın ısırıldığının bilinmesi) sonuç olmaktadır. Ancak bu durumda hiçbir çelişki görünmemektedir.

Demek ki Allah’ın gelecekteki olaylar dahil her şeyi bildiği ve bu gerçekliğin insanın özgür iradesinin yokluğuyla ilgili olmadığını görebilmek için tek yapmamız gereken, “zaman” kavramının tek yönlü işleyişini, hatta kavramın kendisini işin içinden çıkarmaktır.  

Uzay (mekan) ve zaman (ki fizik terminolojisinde “uzay-zaman” olarak ifade edilir), bilimsel olarak birbirinden ayrı düşünülmesi mümkün olmayan iki kavramdır. Ne uzayın olmadığı yerde zamandan, ne de zamanın olmadığı yerde uzaydan bahsedilebilir. 13.7 milyar yıl önce Big Bang ile uzayın ortaya çıktığını düşünürsek, zamanın da 13.7 milyarı yıl önce yaratıldığını kabul etmek zorundayız. Bu zamandan önce “zaman” diye bir şey yoktur. Bu bağlamda “Evrenin başlangıcından önce ne vardı?” sorusu, Stephen Hawking’in tabiriyle “Güney kutbunun güneyinde ne vardır?” gibi mantık dışı bir sorudur.

Eğer Allah uzay ve zamanı yaratmışsa ve yaratılıştan önce “uzay-zaman” söz konusu değilse, Allah’ı uzay ve zaman dışı kabul etmek basit mantığın bir gereğidir. Dolayısıyla Allah için “zaman” diye bir kavram söz konusu değildir. Allah için zaman söz konusu değilse, “önce ve sonra” da söz konusu değildir. 

Kaba bir örnek vermek gerekirse, tüm zamanı anlara böldüğümüzü ve her birinin bir film karesi gibi fotoğrafını çektiğimizi varsayalım. Bu anlar bizim için sırayla geçmektedir çünkü biz zaman boyutunun içerisinde yaşamaktayız. Ancak Allah için zaman boyutu söz konusu değildir ve tüm fotoğraflar aynı anda O’nun önündedir. Dolayısıyla O’nun için ne “önce” vardır, ne de “sonra”. Geçmiş ve gelecek hep aynı andır ve bilgisi zamanla sınırlı değildir; hem ezeli hem de ebedidir.

Belki bu şekilde bir tasavvur, Allah’ın her şeyi bilmesiyle insanın özgür iradesinin sekteye uğramadığını, aksine tüm fiillerin öyle gerçekleştikleri için zamandan bağımsız olarak Allah’ın bilgisi dahilinde olduğunu daha iyi kavramamıza yardımcı olabilir.  

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder