İslamiyette Allah’ın ezelden beri geleceği her türlü
ayrıntısıyla bilmekte olduğu görüşü, özgür iradenin varlığı konusunda pek çok
tartışmalara yol açmıştır. Zira bireylerin bu dünyadaki sınanmalarının sonucu
da (akıbet) gelecek kavramı içerisindedir.
Şu şekilde bir argüman ortaya konabilir:
1- Allah,
gerçekleşecek her olayı ezelden beri bilmektedir.
2- İnsanın
akıbeti gerçekleşecek bir olaydır.
Zorunlu Sonuç: Allah insanın akıbetini ezelden beri
bilmektedir.
Bu argümandan hareketle insanın özgür iradesinin olamayacağını
savunan bakışın temel varsayımı şu şekildedir:
Eğer Allah herkesin akıbetinin ne olacağını bilmekteyse,
kimin cennete kimin cehenneme gideceği Allah katında şimdiden belli ve kesindir.
Dolayısıyla insan ne yaparsa yapsın, nasıl yaşarsa yaşasın bu kesin bilgiyi
değiştirme olanağına sahip değildir. Örneğin cehenneme gideceği şimdiden belli
olan bir insan, hayatı boyunca erdemli bir hayat yaşasa bile bu kötü sondan
kurtulamayacaktır. Çünkü yaptıklarıyla akıbetini değiştirmesi, Allah’ın ezeli
bilgisinin yanlış olduğu anlamına gelecektir ki bu da Allah’ın “her şeyi bilen”
sıfatına ters düşecektir.
Özetle insanın kaderi zaten en başından beri Allah
tarafından çizilmiştir ve insan sadece onu takip eden bir oyuncu konumundadır. O
halde insan sırf kendine biçilmiş rolü harfi harfine takip etmektedir ve özgür
bir iradesi olduğundan söz edebilmek mümkün değildir.
Oysa biliyoruz ki İslam’ın temel (hatta tek) kaynağı
olan Kur’an’da defalarca özgür iradeye vurgu yapılmaktadır. İnsanın kendi
iradesiyle akıbetini değiştirme olanağına sahip olduğundan ve Allah’ın kimseye
haksızlık yapmayacağından sürekli bahsedilmektedir. Ama aynı zamanda Allah’ın
her şeyi bildiği ve mutlak bilgi sahibi olduğu da söylenmektedir.
Peki burada bir çelişki söz konusu mudur? Müslümanlar Allah’ın
insanın akıbetini bildiğine inanmakla birlikte, insanın kendi davranışlarına bizzat
kendisinin yön verdiğini ve akıbetinin kendi fiilleri sonucu olduğunu kabul
ederek çelişkiye mi düşmüşlerdir?
Aslında tüm bu kafa karışıklığı, Einstein’in Genel
İzafiyet Teorisi ile göreceli olduğunu ispat ettiği “zaman” kavramının insan sezgisindeki
rolünden kaynaklanmaktadır.
İnsan beyni, olayları sebep-sonuç ilişkisine göre algılamaktadır.
Bir sebep bir sonucun öncülüdür. Sebep, sonuçtan önce gelmek mecburiyetindedir.
Zaman da tek yönlü olarak ve geleceğe doğru akmaktadır.
Bu kabuller altında şu kritik soru insan zihnini
meşgul etmeye başlar:
“Allah bizim ne yapacağımızı bildiği için mi biz o fiilleri
yapıyoruz, yoksa biz onları yapacağımız için mi Allah onları biliyor?”
Buna İslamiyet’te kabul edildiği şekilde “Biz o
fiilleri yapacağımız için Allah onları biliyor” demek, zamanda “sebep-sonuç
ilişkisine” aykırı bir durum teşkil eder. “Biz onları yapacağımız için”
(gelecekteki bir olay) “sebep” olmaktayken, “Allah onları biliyor” (geçmişteki
bir olay) “sonuca” dönüşmektedir. Yani geçmişin sebebi gelecekteki bir
olay olmaktadır ve zamanda bir yer değiştirme söz konusudur.
İnsan sezgileri doğal olarak bu yer değiştirmeyi kabul
etmekte zorlanmaktadır. Ama unutmayalım ki sezgilerimiz yaşadığımız ortama göre
şekillenmektedir ve bazı durumlarda bize doğru sonuç vermezler. Kuantum
mekaniği buna tipik bir örnektir. Bilim bize atom altı bir parçacığın, mesela
elektronun belli bir zamanda birden fazla yerde bulunabileceğini söylemesine
karşın sezgilerimiz buna karşı çıkmakta, bize bir parçacığın aynı anda farklı
yerlerde olması olanaksızlığından söz etmektedir.
Ne var ki sezgilerimiz makro dünyada yaşamamız nedeniyle
o dünyanın fizik kurallarına göre şekillenmiştir. Oysa mikro dünyadaki
gerçeklik tamamen farklıdır. Belki de mikro dünyada yaşayan hayali canlılar
olsaydık, makro dünyadaki belirlilik (determinizm) bize saçma gelecekti. Bundan
çıkarılacak sonuç, sezgilerimizin her ortamda bizi doğru çıkarımlara
ulaştıramayabilecek oluşlarıdır.
Konuya geri dönecek olursak, sebep-sonuç ilişkisinin
zamanda yer değiştirmesi ilk bakışta bir paradoks gibi görünse de, zamanı biraz
esnettiğimiz takdirde bu paradokstan kurtulmamız mümkün olabilecektir.
Mesela geçmişe yolculuk yapmak mümkün olsun (ki fizik kurallarına göre bunun mümkün olması
ihtimal dahilindedir) ve şöyle bir senaryo yazdığımızı varsayalım: Şu anda bir elma
yemeye karar verdik ve masamızdaki elmadan bir ısırık aldık. Bunu da videoya
çektik. Sonra bir zaman makinasına atlayıp yüz yıl geriye gittik ve bu görüntüyü
bir başkasına izlettirdik. Dolayısıyla o kişi, benim bu elmayı ısıracağımı yüz
yıl öncesinden biliyor hale geldi. Peki böyle bir durumda, “Bu kişi elmayı
ısıracağımızı bildiği için biz o elmayı özgür irademizle ısırmadık, özgür
irademiz elden gitti” gibi bir yargıya varabilir miyiz? Elbette varamayız. Oysa
burada da gelecekteki bir olay (elmanın ısırılması) sebep, geçmişteki bir olay
da (elmanın ısırıldığının bilinmesi) sonuç olmaktadır. Ancak bu durumda hiçbir çelişki
görünmemektedir.
Demek ki Allah’ın gelecekteki olaylar dahil her şeyi
bildiği ve bu gerçekliğin insanın özgür iradesinin yokluğuyla ilgili olmadığını
görebilmek için tek yapmamız gereken, “zaman” kavramının tek yönlü işleyişini,
hatta kavramın kendisini işin içinden çıkarmaktır.
Uzay (mekan) ve zaman (ki fizik terminolojisinde “uzay-zaman”
olarak ifade edilir), bilimsel olarak birbirinden ayrı düşünülmesi mümkün olmayan
iki kavramdır. Ne uzayın olmadığı yerde zamandan, ne de zamanın olmadığı yerde
uzaydan bahsedilebilir. 13.7 milyar yıl önce Big Bang ile uzayın ortaya
çıktığını düşünürsek, zamanın da 13.7 milyarı yıl önce yaratıldığını kabul
etmek zorundayız. Bu zamandan önce “zaman” diye bir şey yoktur. Bu bağlamda “Evrenin
başlangıcından önce ne vardı?” sorusu, Stephen Hawking’in tabiriyle “Güney
kutbunun güneyinde ne vardır?” gibi mantık dışı bir sorudur.
Eğer Allah uzay ve zamanı yaratmışsa ve yaratılıştan
önce “uzay-zaman” söz konusu değilse, Allah’ı uzay ve zaman dışı kabul etmek basit
mantığın bir gereğidir. Dolayısıyla Allah için “zaman” diye bir kavram söz
konusu değildir. Allah için zaman söz konusu değilse, “önce ve sonra” da söz
konusu değildir.
Kaba bir örnek vermek gerekirse, tüm zamanı anlara böldüğümüzü
ve her birinin bir film karesi gibi fotoğrafını çektiğimizi varsayalım. Bu
anlar bizim için sırayla geçmektedir çünkü biz zaman boyutunun içerisinde
yaşamaktayız. Ancak Allah için zaman boyutu söz konusu değildir ve tüm
fotoğraflar aynı anda O’nun önündedir. Dolayısıyla O’nun için ne “önce” vardır,
ne de “sonra”. Geçmiş ve gelecek hep aynı andır ve bilgisi zamanla sınırlı
değildir; hem ezeli hem de ebedidir.
Belki bu şekilde bir tasavvur, Allah’ın her şeyi
bilmesiyle insanın özgür iradesinin sekteye uğramadığını, aksine tüm fiillerin öyle
gerçekleştikleri için zamandan bağımsız olarak Allah’ın bilgisi dahilinde
olduğunu daha iyi kavramamıza yardımcı olabilir.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder