15 Ağustos 2016 Pazartesi

Entropi Yasası ve Başlangıcın Zorunluluğu

Fiziğin en temel kanunlarından birisi olan Termodinamik’in İkinci Yasası (Entropi Yasası), izole (dışarıdan bir müdahale almayan) sistemlerde entropinin (düzensizliğin) her zaman artacağını söylemektedir. Diğer bir deyişle belli bölümleri iş yapılabilir, yüksek yoğunlukta enerji kaynakları içeren kapalı bir sistem, zamanla iş yapma yeteneği olmayan düşük yoğunluklu ve eşit dağılımlı bir enerji sistemi haline dönüşecek ve sistemin bütünü bir ısı ölümü yaşayacaktır.

Bunu basite indirgeyelim:

Sıcak bir yaz günü ve eşiniz ocakta yemek pişirirken siz de sıcaktan bunalmış bir halde soğuk su peşindesiniz. Elinizdeki pet şişeyi çarçabuk soğuması buzluğa koyuyorsunuz. Bir süre sonra yemek pişiyor ve eşiniz soğuması için tencereyi ocaktan alıyor. Siz de buzluktan çıkardığınız suyla susuzluğunuzu gideriyor, ardından pet şişeyi tezgahın üzerine bırakıyorsunuz. Yemek yiyor, sonra televizyon izliyor ve nihayet yatmak için saatler sonra kalkıyorsunuz. Mutfağa ışıkları kapatmaya gittiğinizde yemek tenceresinin ve pet şişenin dışarıda kalmış olduğunu fark ediyorsunuz. Ne tencere ilk anki kadar sıcak, ne de su bıraktığınız gibi soğuk. Artık her ikisi de odayla aynı sıcaklığa gelmiş durumda. 

Bu kaba örnekte mutfağı kapalı bir sistem olarak varsayalım. Başlangıçta ısının (ve dolayısıyla enerjinin) belli noktalarda yoğunlaştığı “düşük entropili” bir sistem varken, zaman geçtikçe ısı tüm sistemin içine eşit olarak yayılmış, böylece yüksek entropili bir ortam oluşmuştur. Başka bir ifadeyle, bir noktada toplanan düzenli ısı molekülleri odanın her tarafına düzensiz olarak dağılmış durumdadır. Artık dışarıdan bir müdahale olmadan (mesela dışarıdaki borulardan akan doğalgazın enerjisini kullanarak ocağın tekrar yakılması) entropiyi azaltmak ve yoğun enerji kaynakları oluşturmak mümkün değildir. Ocağı yakıp tencereyi tekrar ısıtarak odadaki entropiyi düşürebiliriz, ancak bunun maliyeti doğalgazı tüketmek ve dışarıdaki entropiyi artırmak olacaktır. Neticede her zaman için bozulan düzen, kazanılan düzenden daha fazladır ve entropi sürekli olarak artacaktır. 

Varlık aleminde bildiğimiz en büyük sistem, içinde yaşamakta olduğumuz evrendir. Ne kadar geniş olursa olsun, bizim evrenimiz de izole (kapalı) bir sistemdir ve başka bir sistemden enerji almamaktadır. Yani verdiğimiz örnekte mutfağı evrenimiz kabul edersek, evrenimize ekstra enerji sağlayacak doğalgaz boruları veya başka bir mekanizma söz konusu değildir. Bu nedenle evrenimiz de kaçınılmaz olarak yüksek entropiye mahkumdur. Dolayısıyla evrende bulunan ısı kaynakları olan yüksek yoğunluklu gaz ve toz bulutları, yıldızlar ve tüm sıcak cisimler kaçınılmaz olarak (tıpkı kaynayan tencere gibi) bir süre sonra sıcaklıklarını tüm evrene yayıp enerjilerini tüketecek, böylece bir termodinamik denge (ısı ölümü) yaşanacaktır. Milyarlarca yıl sonra yaşanacak bu süreç eninde sonunda evrenimizin sonunu getirecektir. 

1850’li yıllarda ortaya konan Entropi Yasası neticesinde evrenin sonunun geleceğinin bilimsel olarak ispatlanması, felsefede derin etkiler bırakmıştır. Bertrand Russel’ın şu sözlerine kulak verelim: 

"Çağlarca sarf edilmiş tüm emekler, tüm özveriler, tüm parlak fikirler, insanoğlunun tüm parlak dehası, Güneş sisteminin ölümüyle yok olmaya mahkum ve insanoğlunun başarılarının hepsinin evrenin yıkıntıları içine gömülmesi kaçınılmaz. Bütün bunlar, tamamen tartışılmaz olmasa bile, o kadar kesin gözükmektedir ki, bunları inkar eden hiç bir felsefe ayakta kalmayı ümit etmemelidir. Ancak bu gerçekler çerçevesinde, ancak katı bir ümitsizliğin sarsılmaz temelleri üzerinde, ruhun bundan sonraki yuvası emniyetle oluşturulabilir."

1948 yılında katıldığı bir radyo programında “İşte evren karşımızda duruyor ve hepsi bu!” diyerek evrenin ezelden beridir var olduğunu savunan ateist filozof Russell’in, evrenin sonunun geleceğine dair yaşadığı hayal kırıklığını anlayabilmek mümkündür. Çünkü insan her ne kadar bir yaratıcıya inanmasa da eserleriyle, birikimleriyle, fikirleriyle ve geride bıraktıklarıyla ölümsüzleşme arzusu taşıyabilen bir canlıdır.   

Ne var ki burada gözden kaçan nokta, termodinamik dengeyle sonunun geleceği ispatlanan evrenin sonsuzdan beri var olmasının da mümkün olmadığı ve Bertrand Russell’in çelişkiye düşmüş olduğu gerçeğidir. Diğer bir deyişle zamanda sonu olan bir varlığın, benzer şekilde zamanda başlangıcının olması mantıksal bir zorunluluktur.

Şöyle ki; eğer evren termodinamik denge sonucu (milyarlarca yıl sonra gerçekleşecek olsa bile) bir ölüm yaşayacaksa ve eğer sonsuzdan beri var olmaktaysa, o halde şimdiye kadar çoktan bu ölümü yaşamalıydı. Zira sonsuz bir geçmişten söz etmekteyiz. Eğer şu andan değil de, milyarlarca yıl önceden bahsetseydik bile bu durum değişmezdi çünkü geçmişteki bir sonsuzluk zamanla sınırlı olamaz. Hangi anlık zamandan bahsedersek bahsedelim, o ana gelinceye kadar tüm yıldızlar sönmüş, tüm ısı evrene dağılmış ve evren soğuk, karanlık bir ölüm sessizliğine bürünmüş olmalıdır. Bundan hiçbir şekilde kaçış mümkün değildir.    

Dolayısıyla Entropi Yasası bize evrenin sadece bir sonu olduğunu değil, bir başlangıcının da olması gerektiğini dolaylı olarak ispat etmektedir ve bu da teist paradigmanın binlerce yıllık bir iddiası olan “zamanda başlangıcı ve sonu belli olan bir evren anlayışı”nı doğrulayan bilimsel bulguların bir başka örneğidir.  

3 Ağustos 2016 Çarşamba

Özgür İrade, Allah ve Zaman

İslamiyette Allah’ın ezelden beri geleceği her türlü ayrıntısıyla bilmekte olduğu görüşü, özgür iradenin varlığı konusunda pek çok tartışmalara yol açmıştır. Zira bireylerin bu dünyadaki sınanmalarının sonucu da (akıbet) gelecek kavramı içerisindedir.  

Şu şekilde bir argüman ortaya konabilir:

1-  Allah, gerçekleşecek her olayı ezelden beri bilmektedir.
2-  İnsanın akıbeti gerçekleşecek bir olaydır.
Zorunlu Sonuç: Allah insanın akıbetini ezelden beri bilmektedir. 

Bu argümandan hareketle insanın özgür iradesinin olamayacağını savunan bakışın temel varsayımı şu şekildedir:

Eğer Allah herkesin akıbetinin ne olacağını bilmekteyse, kimin cennete kimin cehenneme gideceği Allah katında şimdiden belli ve kesindir. Dolayısıyla insan ne yaparsa yapsın, nasıl yaşarsa yaşasın bu kesin bilgiyi değiştirme olanağına sahip değildir. Örneğin cehenneme gideceği şimdiden belli olan bir insan, hayatı boyunca erdemli bir hayat yaşasa bile bu kötü sondan kurtulamayacaktır. Çünkü yaptıklarıyla akıbetini değiştirmesi, Allah’ın ezeli bilgisinin yanlış olduğu anlamına gelecektir ki bu da Allah’ın “her şeyi bilen” sıfatına ters düşecektir.

Özetle insanın kaderi zaten en başından beri Allah tarafından çizilmiştir ve insan sadece onu takip eden bir oyuncu konumundadır. O halde insan sırf kendine biçilmiş rolü harfi harfine takip etmektedir ve özgür bir iradesi olduğundan söz edebilmek mümkün değildir.  

Oysa biliyoruz ki İslam’ın temel (hatta tek) kaynağı olan Kur’an’da defalarca özgür iradeye vurgu yapılmaktadır. İnsanın kendi iradesiyle akıbetini değiştirme olanağına sahip olduğundan ve Allah’ın kimseye haksızlık yapmayacağından sürekli bahsedilmektedir. Ama aynı zamanda Allah’ın her şeyi bildiği ve mutlak bilgi sahibi olduğu da söylenmektedir.

Peki burada bir çelişki söz konusu mudur? Müslümanlar Allah’ın insanın akıbetini bildiğine inanmakla birlikte, insanın kendi davranışlarına bizzat kendisinin yön verdiğini ve akıbetinin kendi fiilleri sonucu olduğunu kabul ederek çelişkiye mi düşmüşlerdir?

Aslında tüm bu kafa karışıklığı, Einstein’in Genel İzafiyet Teorisi ile göreceli olduğunu ispat ettiği “zaman” kavramının insan sezgisindeki rolünden kaynaklanmaktadır.

İnsan beyni, olayları sebep-sonuç ilişkisine göre algılamaktadır. Bir sebep bir sonucun öncülüdür. Sebep, sonuçtan önce gelmek mecburiyetindedir. Zaman da tek yönlü olarak ve geleceğe doğru akmaktadır. 

Bu kabuller altında şu kritik soru insan zihnini meşgul etmeye başlar:
“Allah bizim ne yapacağımızı bildiği için mi biz o fiilleri yapıyoruz, yoksa biz onları yapacağımız için mi Allah onları biliyor?”

Buna İslamiyet’te kabul edildiği şekilde “Biz o fiilleri yapacağımız için Allah onları biliyor” demek, zamanda “sebep-sonuç ilişkisine” aykırı bir durum teşkil eder. “Biz onları yapacağımız için” (gelecekteki bir olay) “sebep” olmaktayken, “Allah onları biliyor” (geçmişteki bir olay) “sonuca” dönüşmektedir. Yani geçmişin sebebi gelecekteki bir olay olmaktadır ve zamanda bir yer değiştirme söz konusudur. 

İnsan sezgileri doğal olarak bu yer değiştirmeyi kabul etmekte zorlanmaktadır. Ama unutmayalım ki sezgilerimiz yaşadığımız ortama göre şekillenmektedir ve bazı durumlarda bize doğru sonuç vermezler. Kuantum mekaniği buna tipik bir örnektir. Bilim bize atom altı bir parçacığın, mesela elektronun belli bir zamanda birden fazla yerde bulunabileceğini söylemesine karşın sezgilerimiz buna karşı çıkmakta, bize bir parçacığın aynı anda farklı yerlerde olması olanaksızlığından söz etmektedir. 

Ne var ki sezgilerimiz makro dünyada yaşamamız nedeniyle o dünyanın fizik kurallarına göre şekillenmiştir. Oysa mikro dünyadaki gerçeklik tamamen farklıdır. Belki de mikro dünyada yaşayan hayali canlılar olsaydık, makro dünyadaki belirlilik (determinizm) bize saçma gelecekti. Bundan çıkarılacak sonuç, sezgilerimizin her ortamda bizi doğru çıkarımlara ulaştıramayabilecek oluşlarıdır.

Konuya geri dönecek olursak, sebep-sonuç ilişkisinin zamanda yer değiştirmesi ilk bakışta bir paradoks gibi görünse de, zamanı biraz esnettiğimiz takdirde bu paradokstan kurtulmamız mümkün olabilecektir.

Mesela geçmişe yolculuk yapmak mümkün olsun  (ki fizik kurallarına göre bunun mümkün olması ihtimal dahilindedir) ve şöyle bir senaryo yazdığımızı varsayalım: Şu anda bir elma yemeye karar verdik ve masamızdaki elmadan bir ısırık aldık. Bunu da videoya çektik. Sonra bir zaman makinasına atlayıp yüz yıl geriye gittik ve bu görüntüyü bir başkasına izlettirdik. Dolayısıyla o kişi, benim bu elmayı ısıracağımı yüz yıl öncesinden biliyor hale geldi. Peki böyle bir durumda, “Bu kişi elmayı ısıracağımızı bildiği için biz o elmayı özgür irademizle ısırmadık, özgür irademiz elden gitti” gibi bir yargıya varabilir miyiz? Elbette varamayız. Oysa burada da gelecekteki bir olay (elmanın ısırılması) sebep, geçmişteki bir olay da (elmanın ısırıldığının bilinmesi) sonuç olmaktadır. Ancak bu durumda hiçbir çelişki görünmemektedir.

Demek ki Allah’ın gelecekteki olaylar dahil her şeyi bildiği ve bu gerçekliğin insanın özgür iradesinin yokluğuyla ilgili olmadığını görebilmek için tek yapmamız gereken, “zaman” kavramının tek yönlü işleyişini, hatta kavramın kendisini işin içinden çıkarmaktır.  

Uzay (mekan) ve zaman (ki fizik terminolojisinde “uzay-zaman” olarak ifade edilir), bilimsel olarak birbirinden ayrı düşünülmesi mümkün olmayan iki kavramdır. Ne uzayın olmadığı yerde zamandan, ne de zamanın olmadığı yerde uzaydan bahsedilebilir. 13.7 milyar yıl önce Big Bang ile uzayın ortaya çıktığını düşünürsek, zamanın da 13.7 milyarı yıl önce yaratıldığını kabul etmek zorundayız. Bu zamandan önce “zaman” diye bir şey yoktur. Bu bağlamda “Evrenin başlangıcından önce ne vardı?” sorusu, Stephen Hawking’in tabiriyle “Güney kutbunun güneyinde ne vardır?” gibi mantık dışı bir sorudur.

Eğer Allah uzay ve zamanı yaratmışsa ve yaratılıştan önce “uzay-zaman” söz konusu değilse, Allah’ı uzay ve zaman dışı kabul etmek basit mantığın bir gereğidir. Dolayısıyla Allah için “zaman” diye bir kavram söz konusu değildir. Allah için zaman söz konusu değilse, “önce ve sonra” da söz konusu değildir. 

Kaba bir örnek vermek gerekirse, tüm zamanı anlara böldüğümüzü ve her birinin bir film karesi gibi fotoğrafını çektiğimizi varsayalım. Bu anlar bizim için sırayla geçmektedir çünkü biz zaman boyutunun içerisinde yaşamaktayız. Ancak Allah için zaman boyutu söz konusu değildir ve tüm fotoğraflar aynı anda O’nun önündedir. Dolayısıyla O’nun için ne “önce” vardır, ne de “sonra”. Geçmiş ve gelecek hep aynı andır ve bilgisi zamanla sınırlı değildir; hem ezeli hem de ebedidir.

Belki bu şekilde bir tasavvur, Allah’ın her şeyi bilmesiyle insanın özgür iradesinin sekteye uğramadığını, aksine tüm fiillerin öyle gerçekleştikleri için zamandan bağımsız olarak Allah’ın bilgisi dahilinde olduğunu daha iyi kavramamıza yardımcı olabilir.