İslam kelam biliminde Kindî ve Gazalî’nin ortaya
koyduğu Hudus Delili, tanrının varlığını ispat etmeye yönelik en ünlü
kozmolojik argümanlardan bir tanesidir. Bu argüman çok uzun bir süre
unutulduktan sonra, ABD’li teolog William Lane Craig tarafından 1979 yılında
“Kelam Kozmolojik Argümanı” adlı doktora çalışmasında daha sofistike bir hale
getirilerek ele alınmıştır. Argüman günümüzde de halen sıcak bir tartışma
konusudur.
Argümanı incelemeden önce, felsefi bir argümanın doğru
kabul edilebilmesi için gerekli olan iki şartı hatırlayalım:
1) Argüman “geçerli” olmalıdır. Yani öncüllerden
hareketle zorunlu olarak sonuca ulaşılmalıdır. Bu, mantıksal bir gerekliliktir
(Örnek: X=Y ve Y=Z ise, X=Z olmak zorundadır).
2) Argüman “başarılı” olmalıdır. Yani öncüllerin doğru
olma ihtimalleri, yanlış olma ihtimallerinden fazla olmalıdır. Yoksa yanlış
öncüllere bağlı argüman yanlış sonuç verecektir.
Bir argümanda öncüllerinin mutlak doğru olması
beklenmez çünkü “mutlak doğru” kavramının kendisi bir tartışma konusudur.
Örneğin dış dünyanın gerçekliği hakkında bile itirazlar öne sürülebilir. “Yaşadıklarımız
gerçektir” önermesine karşı çıkan bir skeptik (şüpheci), insanların rüyada
olduklarını veya duyu organlarında problemler bulunduğunu, bu şekilde yanlış algılamalara
maruz kaldıklarını iddia edebilir. Ya da insanların beyinlerinde elektrotlar
takılmış bir halde bir cam fanusta yaşıyor olabileceklerini ve bir dış dünya
varmış gibi onlara imgeler verildiğini ileri sürebilir.
Bu garip itirazlar katrilyonda bir olasılığa dahi denk
gelse, bir yargıyı “mutlak doğru” olmaktan çıkarabilir. Dolayısıyla bir
argümanın öncüllerin mutlak doğruluğu değil, doğru olmasının daha makul
görünmesi, argümanın başarılı kabul edilmesine yetecektir.
İncelediğimiz Hudus Delili’nin kabaca iki öncülü ve
bunlardan çıkan zorunlu bir sonucu vardır:
Öncül 1: Ortaya çıkan
her şeyin bir nedeni vardır
Öncül 2: Evren ortaya
çıkmıştır
Sonuç: O halde evrenin
bir nedeni vardır
(Daha sonra bu nedenin Tanrı olduğunun ortaya
konulması için farklı alt argümanlar da ileri sürülür).
Görüldüğü kadarıyla Hudus Delili, birinci maddede bahsettiğimiz
“geçerlilik” koşulunu tartışmasız bir biçimde karşılamaktadır. Zira ortaya
çıkan her şeyin bir nedeni varsa ve evren de bu “ortaya çıkanlar” kümesine
dahil ise, evrenin bir nedeni olması gerekliliği mantıksal bir zorunluluktur.
Peki Hudus Delili, ikinci maddedeki “başarılı olma”
koşulunu yerine getirebilmekte midir?
Bunun için her iki öncülü bu koşul
bağlamında incelemeye alalım:
Ortaya çıkan her şeyin bir nedeni vardır:
“Ortaya çıkan
her şeyin bir nedeni olduğu” yargısı gözlemlerimizden kaynaklanmaktadır. Bugüne
kadar bir şeylerin nedensiz ortaya çıktığını gözlemlemiş değiliz. Diğer bir
deyişle, mutlak yokluğun bir şeyler ürettiğine tanık olmadık. Nitekim antik
çağlardan bu yana felsefenin en temel ilkelerinden birisi “Yokluktan yokluk
gelir” kabulüdür (Ex Nihilo Nihil Fit).
Tümevarımsal bir disiplin olan bilim de deneyler yoluyla
bize aynı şeyi söylemekte ve doğadaki olguların nedenlerini başarılı bir
şekilde bize açıklamaktadır. Elbette evrendeki tüm cisimleri teker teker araştırma
imkanı yoktur ancak insanlık tarihindeki yüz milyonlarca gözlem, bu yargının
bir istisnası olmadığını bize söylemektedir.
Dolayısıyla “ortaya çıkan her şeyin bir nedeni olduğu”
yargısının doğru olma ihtimali, yanlış olma ihtimalinden daha fazladır
diyebiliyoruz.
Evren ortaya çıkmıştır:
İster materyalist ister idealist olsunlar ne antik çağ
Yunan filozofları (Platon istisna olabilir) ne de Farabi, İbn-i Rüşd ve İbn-i
Sina gibi isimler (Tanrı’ya kesin bir inanç beslemelerine rağmen) evrenin
sonradan meydana geldiği düşüncesinde değillerdi. Bu bağlamda idealizm evreni
Tanrı ile birlikte ve onun emrinde ezeli kabul ederken, materyalizm tanrısız
bir evrene ezelilik atfetmekteydi.
Böyle bir ortamda Kindî ve Gazali, Hudus Delili’nin
evrenin başlangıcı olduğu önermesini iki felsefi yargıyla savunmuşlardır:
a) Gerçek (bilfiil) sonsuz diye bir kavram yoktur:
Bütün sonsuzlar, potansiyel (bilkuvve) sonsuzdan
ibarettir. Potansiyel sonsuz (∞), bir sınır olarak sonsuza ilerleyen ancak
hiçbir zaman sonsuza varamayan bir toplamdır.
Nitekim sonsuz kavramı kendi içinde birçok paradoksu
barındırır. Örneğin doğal sayılar kümesi de sonsuzdur, çift sayılar kümesi de.
Ancak mantıken çift sayıların iki katı kadar doğal sayı bulunmalıdır. Peki bir
sonsuz nasıl olur da kendisinin iki katı olan bir sonsuz gibi “sonsuz”
olabilir.
Peki ya doğal sayılar kümesinin içinden tek sayıları
çıkarmaya kalkarsak? Sonsuz sayıda bir miktar bu kümenin içinden çıkmıştır
ancak halen kümede sonsuz sayıda miktar vardır.
Çoğaltabileceğimiz bu tür tuhaflıklar (modern
zamanlarda Alman matematikçi David Hilbert’in ortaya attığı ünlü “Hilbert Oteli
Paradoksu” gibi) bize gerçek sayıda sonsuz şeyin var olmasının imkansızlığını
göstermektedir. Olayların geriye dönük zaman yığılımı da bir gerçeklik olduğuna
ve gerçek (bilfiil) sonsuzluk var olmadığına göre, olayların (ve dolayısıyla
evrenin) mutlaka bir başlangıcı olmalıdır.
b) Ardışık ve eklemeli hiçbir sistem sonsuza ulaşamaz:
Ardışık hiçbir sistem sonsuza ulaşamaz, çünkü her
zaman üzerine eklemeler yapılabilir. Örneğin üst üste tuğlalar dizilerek
sonsuza ulaşmak olası değildir, böyle bir diziye her zaman yeni tuğlalar
eklenebilir.
Bu gerçeklik bir başlangıçtan ileriye dönük seriler
için geçerli olduğu gibi, geriye doğru adımlanan seriler için de söz konusudur.
Yani eklemeli sistemlerde sonsuza ulaşmak ne pozitif ne de negatif değerler için
mümkündür. Öyleyse negatif sonsuzdan başlayıp ileriye doğru yahut pozitif
sonsuzdan başlayıp geriye doğru bir gerçek dizi oluşturmak da mantıken mümkün
değildir. Çünkü sonsuz diyebileceğimiz belirli bir değer yoktur ve karşımıza hep
“niçin daha önce saymaya başlamadık” sorusu çıkar.
Geçmiş olaylar dizisi de eklemeli bir sistem olduğuna
göre, geçmiş olaylar için bir sonsuza ulaşmak olası değildir. Örneğin bir
insanın hayatta olması için doğması, doğması için anne ve babasının doğmuş
olması ... vs gerekir ve bu ardışık sistemin bir nihai durak noktası (evrenin
ortaya çıkışı) olmak zorundadır.
Tüm bunların ötesinde, yirminci yüzyılda ortaya konan
Büyük Patlama Kuramı (Big Bang) ve kapalı sistemlerde nihai denge durumunun
fiziksel bir zorunluluk olduğunu belirten Termodinamik Yasası yoluyla evrenin
başlangıcı olması gerektiği çok sağlam bir biçimde teorize edilmiştir.
Dolayısıyla A ve B’de belirtilen iki felsefi argüman ve bunları doğrulayan iki
bilimsel teori, “Evren ortaya çıkmıştır” önermesinin doğru olma ihtimalini
yanlış olma ihtimalinden hayli fazla hale getirdiği için, Hudus Delili “Evrenin
bir nedeni olduğu” zorunlu sonucuna bizleri ulaştırmaktadır diyebiliyoruz.
Sonuç olarak, evrenin bir nedeni olması gerektiği açık
bir gerçeklik olarak karşımızda durmaktadır. Böyle muazzam bir yapının
nedeninin ne olduğu sorusu ise fizikten öte felsefenin uğraş alanıdır ve bu
alanda kişisel inançlar en önemli faktör gibi durmaktadır.