13 Temmuz 2016 Çarşamba

Hudus Delili

İslam kelam biliminde Kindî ve Gazalî’nin ortaya koyduğu Hudus Delili, tanrının varlığını ispat etmeye yönelik en ünlü kozmolojik argümanlardan bir tanesidir. Bu argüman çok uzun bir süre unutulduktan sonra, ABD’li teolog William Lane Craig tarafından 1979 yılında “Kelam Kozmolojik Argümanı” adlı doktora çalışmasında daha sofistike bir hale getirilerek ele alınmıştır. Argüman günümüzde de halen sıcak bir tartışma konusudur.

Argümanı incelemeden önce, felsefi bir argümanın doğru kabul edilebilmesi için gerekli olan iki şartı hatırlayalım:

1) Argüman “geçerli” olmalıdır. Yani öncüllerden hareketle zorunlu olarak sonuca ulaşılmalıdır. Bu, mantıksal bir gerekliliktir (Örnek: X=Y ve Y=Z ise, X=Z olmak zorundadır).

2) Argüman “başarılı” olmalıdır. Yani öncüllerin doğru olma ihtimalleri, yanlış olma ihtimallerinden fazla olmalıdır. Yoksa yanlış öncüllere bağlı argüman yanlış sonuç verecektir. 

Bir argümanda öncüllerinin mutlak doğru olması beklenmez çünkü “mutlak doğru” kavramının kendisi bir tartışma konusudur. Örneğin dış dünyanın gerçekliği hakkında bile itirazlar öne sürülebilir. “Yaşadıklarımız gerçektir” önermesine karşı çıkan bir skeptik (şüpheci), insanların rüyada olduklarını veya duyu organlarında problemler bulunduğunu, bu şekilde yanlış algılamalara maruz kaldıklarını iddia edebilir. Ya da insanların beyinlerinde elektrotlar takılmış bir halde bir cam fanusta yaşıyor olabileceklerini ve bir dış dünya varmış gibi onlara imgeler verildiğini ileri sürebilir. 

Bu garip itirazlar katrilyonda bir olasılığa dahi denk gelse, bir yargıyı “mutlak doğru” olmaktan çıkarabilir. Dolayısıyla bir argümanın öncüllerin mutlak doğruluğu değil, doğru olmasının daha makul görünmesi, argümanın başarılı kabul edilmesine yetecektir. 

İncelediğimiz Hudus Delili’nin kabaca iki öncülü ve bunlardan çıkan zorunlu bir sonucu vardır:

Öncül 1: Ortaya çıkan her şeyin bir nedeni vardır

Öncül 2: Evren ortaya çıkmıştır

Sonuç: O halde evrenin bir nedeni vardır

(Daha sonra bu nedenin Tanrı olduğunun ortaya konulması için farklı alt argümanlar da ileri sürülür).

Görüldüğü kadarıyla Hudus Delili, birinci maddede bahsettiğimiz “geçerlilik” koşulunu tartışmasız bir biçimde karşılamaktadır. Zira ortaya çıkan her şeyin bir nedeni varsa ve evren de bu “ortaya çıkanlar” kümesine dahil ise, evrenin bir nedeni olması gerekliliği mantıksal bir zorunluluktur. 

Peki Hudus Delili, ikinci maddedeki “başarılı olma” koşulunu yerine getirebilmekte midir? 

Bunun için her iki öncülü bu koşul bağlamında incelemeye alalım:

Ortaya çıkan her şeyin bir nedeni vardır: 

 “Ortaya çıkan her şeyin bir nedeni olduğu” yargısı gözlemlerimizden kaynaklanmaktadır. Bugüne kadar bir şeylerin nedensiz ortaya çıktığını gözlemlemiş değiliz. Diğer bir deyişle, mutlak yokluğun bir şeyler ürettiğine tanık olmadık. Nitekim antik çağlardan bu yana felsefenin en temel ilkelerinden birisi “Yokluktan yokluk gelir” kabulüdür (Ex Nihilo Nihil Fit). 

Tümevarımsal bir disiplin olan bilim de deneyler yoluyla bize aynı şeyi söylemekte ve doğadaki olguların nedenlerini başarılı bir şekilde bize açıklamaktadır. Elbette evrendeki tüm cisimleri teker teker araştırma imkanı yoktur ancak insanlık tarihindeki yüz milyonlarca gözlem, bu yargının bir istisnası olmadığını bize söylemektedir. 

Dolayısıyla “ortaya çıkan her şeyin bir nedeni olduğu” yargısının doğru olma ihtimali, yanlış olma ihtimalinden daha fazladır diyebiliyoruz. 

Evren ortaya çıkmıştır:

İster materyalist ister idealist olsunlar ne antik çağ Yunan filozofları (Platon istisna olabilir) ne de Farabi, İbn-i Rüşd ve İbn-i Sina gibi isimler (Tanrı’ya kesin bir inanç beslemelerine rağmen) evrenin sonradan meydana geldiği düşüncesinde değillerdi. Bu bağlamda idealizm evreni Tanrı ile birlikte ve onun emrinde ezeli kabul ederken, materyalizm tanrısız bir evrene ezelilik atfetmekteydi. 

Böyle bir ortamda Kindî ve Gazali, Hudus Delili’nin evrenin başlangıcı olduğu önermesini iki felsefi yargıyla savunmuşlardır:

a) Gerçek (bilfiil) sonsuz diye bir kavram yoktur:

Bütün sonsuzlar, potansiyel (bilkuvve) sonsuzdan ibarettir. Potansiyel sonsuz (∞), bir sınır olarak sonsuza ilerleyen ancak hiçbir zaman sonsuza varamayan bir toplamdır. 

Nitekim sonsuz kavramı kendi içinde birçok paradoksu barındırır. Örneğin doğal sayılar kümesi de sonsuzdur, çift sayılar kümesi de. Ancak mantıken çift sayıların iki katı kadar doğal sayı bulunmalıdır. Peki bir sonsuz nasıl olur da kendisinin iki katı olan bir sonsuz gibi “sonsuz” olabilir. 

Peki ya doğal sayılar kümesinin içinden tek sayıları çıkarmaya kalkarsak? Sonsuz sayıda bir miktar bu kümenin içinden çıkmıştır ancak halen kümede sonsuz sayıda miktar vardır.

Çoğaltabileceğimiz bu tür tuhaflıklar (modern zamanlarda Alman matematikçi David Hilbert’in ortaya attığı ünlü “Hilbert Oteli Paradoksu” gibi) bize gerçek sayıda sonsuz şeyin var olmasının imkansızlığını göstermektedir. Olayların geriye dönük zaman yığılımı da bir gerçeklik olduğuna ve gerçek (bilfiil) sonsuzluk var olmadığına göre, olayların (ve dolayısıyla evrenin) mutlaka bir başlangıcı olmalıdır.

b) Ardışık ve eklemeli hiçbir sistem sonsuza ulaşamaz:


Ardışık hiçbir sistem sonsuza ulaşamaz, çünkü her zaman üzerine eklemeler yapılabilir. Örneğin üst üste tuğlalar dizilerek sonsuza ulaşmak olası değildir, böyle bir diziye her zaman yeni tuğlalar eklenebilir. 

Bu gerçeklik bir başlangıçtan ileriye dönük seriler için geçerli olduğu gibi, geriye doğru adımlanan seriler için de söz konusudur. Yani eklemeli sistemlerde sonsuza ulaşmak ne pozitif ne de negatif değerler için mümkündür. Öyleyse negatif sonsuzdan başlayıp ileriye doğru yahut pozitif sonsuzdan başlayıp geriye doğru bir gerçek dizi oluşturmak da mantıken mümkün değildir. Çünkü sonsuz diyebileceğimiz belirli bir değer yoktur ve karşımıza hep “niçin daha önce saymaya başlamadık” sorusu çıkar. 

Geçmiş olaylar dizisi de eklemeli bir sistem olduğuna göre, geçmiş olaylar için bir sonsuza ulaşmak olası değildir. Örneğin bir insanın hayatta olması için doğması, doğması için anne ve babasının doğmuş olması ... vs gerekir ve bu ardışık sistemin bir nihai durak noktası (evrenin ortaya çıkışı) olmak zorundadır.

Tüm bunların ötesinde, yirminci yüzyılda ortaya konan Büyük Patlama Kuramı (Big Bang) ve kapalı sistemlerde nihai denge durumunun fiziksel bir zorunluluk olduğunu belirten Termodinamik Yasası yoluyla evrenin başlangıcı olması gerektiği çok sağlam bir biçimde teorize edilmiştir. Dolayısıyla A ve B’de belirtilen iki felsefi argüman ve bunları doğrulayan iki bilimsel teori, “Evren ortaya çıkmıştır” önermesinin doğru olma ihtimalini yanlış olma ihtimalinden hayli fazla hale getirdiği için, Hudus Delili “Evrenin bir nedeni olduğu” zorunlu sonucuna bizleri ulaştırmaktadır diyebiliyoruz.

Sonuç olarak, evrenin bir nedeni olması gerektiği açık bir gerçeklik olarak karşımızda durmaktadır. Böyle muazzam bir yapının nedeninin ne olduğu sorusu ise fizikten öte felsefenin uğraş alanıdır ve bu alanda kişisel inançlar en önemli faktör gibi durmaktadır.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder